O Gün Öyleydi, Bugün de Böyle mi?

O Gün Öyleydi, Bugün de Böyle mi?

Öldürdüklerini zannettikleri İslâmiyet’in 1950’lerden sonra yavaş yavaş dirilme alâmetleri gösterdiği günlerdeydi. Bizler birer küçük öğrenci olarak Valide Camii’nde Arapça okumaya gayret ederdik. Cemaat; bize kurbanlık koyun gibi bakardı. Söylemedikleri halde hepsinin de dilinin altında hissettiğimiz değerlendirme şöyleydi:
Masum yavrular, tefsir, hadis, fıkıh okuyup ta ne olacaksınız? Hükümet sizin yaptığınız tahsili kabul etmiyor ki? İstersen bütün Ayetlerin, hadislerin tefsirlerini ezberlemiş ol, dört mezhebin fıkıh kitabını okumuş ol.
Çünkü din görevlileri memur olamıyordu. Onlar olsa olsa (Hademe-i Hayrat) olabilirlerdi. Yani hiçbir sosyal hakkı olmayan hizmetçiler. Ne emeklilik, ne de başka bir garanti? Bunun için bize kurbanlık koyun gibi bakan cemaat. “Keşke istikbalinizi garanti edecek bir şeye de çalışsanız” diye acırlardı.
Rahmetli hocamız ise bize sık sık hissettirilen bu anlayışı red için:
İmam-ı Şafiî, ilme çalışan talebenin rızkına Allah kefildir demiştir. Sakın İstikbal konusunda endişeye kapılmayın, Allah rızkınızı verir, bugünkü hükümet böyle bir hak tanımasa da, der; bizleri tefsir, hadis, fıkıh konusunda derinleşmeye teşvik ederdi.
Bu mahrumiyet dolu devrede bizler sabah namazında cami avlusundaki musluğun buzunu kırar, titreyerek aldığımız abdestimizle ibadetimizi eda ederdik. Ne hastalanır, ne de gribe yakalanırdık. İstanbul’un Şeyhûl-İslâmı unvanına tam layık Gönenli Mehmet Hoca Efendi’nin bir tas şifalı çorbasıyla bir ekmeği günlük hayatımızın yegane dayanağıydı… Başka bir desteğimiz yoktu.
Barındığımız cami odalarının tavan yıkıklarından yağmurlar, karlar dökülür, viranelerinden kedi büyüklüğünde fareler çıkar, geceleri ranzalarımızın üzerinde cirit oynarlardı. Bugünkü öğrencilerin gözüyle bakıldığında yaşanabilecek bir hayat asla değildi; o günler. Ama bizler bunları yaşadık ve çok şükür şu anda sıkıntılar gitti, zahmetler bitti, geride rahmeti ve sevinci kaldı. Bugün öğrencilerin barındıkları yurtları, kursları, dershaneleri gezerken kavuşulan büyük imkâna, temizliğe, konfora hayranlıkla bakıyorum, nereden geldiğimizi sevinçle düşünüyorum. Hemen aklımdan geçiyor.
Acaba diyorum bu gençler de kendileri için hazırlanan bu geniş imkânı takdir ediyorlar, mutlu ve huzurlu oluyorlar mı? Nimet çoğalınca külfeti de beraberinde ziyadeleşir. Acaba bu nimete karşı şükür mükellefiyetini yerine getiriyorlar, geçmişle mukayese ediyorlar mı?
Harb yıllarında açlık çeken yaşlılar, bugün kuru ekmeklerin çöpe atıldığını görünce beyninden vurulmuşa dönüyor, bunu yapanların hain, nankör olduğuna şüphe etmiyorlar. Çünkü onlar, çöpe atılan bu nimetlerin yokluğunu yaşamış, kıymetini pek iyi anlamışlar, öylesine kıymetli nimeti çöpe atacak kadar anlayışsız olmak nankörlükten başka bir şey değildir, onlara göre.
Bizim yaşadığımız o günkü mahrumiyeti görmeyen, muhakeme ve mukayeseleriyle de oraya kadar varamayan bazı gençler görüyorum, onlar basit ve ucuz bir tekerlemenin arkasına sığınıyorlar:
– O gün öyle imiş, bugün de böyle. Ne olacak yani?
Hayır, diyorum bu gençlere, hayır! Nimet şükür ister, takdir ister, kıymetinin bilinmesini ister. Şükürsüzlük. bir nevi liyakatsizliktir. Bu yüzden layık olmayanları kısa zamanda terkeden nimet layık olanlara gider.
Bilmem yanlış mı düşünüyorum, eksik mi mukayese ediyorum?

Beğen  
Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir