Görenle Görmeyenin İmanı Bir Olur mu?

Görenle Görmeyenin İmanı Bir Olur mu?

Okuyucum diyor ki:
– Biz Resûlullah’ı görmedik, sahabe ise gördü, öyle ise bizim görmeden getirdiğimiz imanımız, görerek getirenin imanından makbul olması lazım gelmez mi?
Hemen ifade edeyim ki, gelmez. Zira bizim imanımızla sahabenin imanı arasında (kuvvet ve zayıflık açısından) dağlar kadar fark vardır. İsterseniz onların imanına şöyle bir göz atalım, bu uğurda biz neleri terk edebiliyoruz, onlar neleri feda edebiliyorlar, bir kıyaslama yapalım?
Konumuz: Abdullah bin Cahş olsun.
İlk müslümanlardan. Sahabenin henüz sayısı kırka bile çıkmamışken Habeşistan’a göçmüş, sonra geri dönüp te Mekke’de bir değişiklik olmadığını anlayınca bu defa da Medine’ye hicret etmiş. Burada iken gelen haberler Ebu Cehl’in evini işgal ettiğini bildirmiş, Resûl-i Ekrem Efendimiz de Abdullah’a:
– Senin Mekke’de işgal edilen evine mukabil Rabbimin Cennet’te evler vermesine razı mısın? deyince:
– Razıyım ya Resûlallah!.. diyerek teslimiyetini daha da kesinleştirmiş, bütün savaşlara, Bedir’e, Uhud’a katılmış, en nihayette Uhud’da şehid olmuş.
O’nun Uhud’daki son gününü arkadaşı Saad bin Ebî Vakkas’dan dinleyelim isterseniz.
Şöyle anlatıyor:
– Bir ara Abdullah’la karşılaştım. Bir köşeye çekildik. Bana dedi ki: “Dua et ben (amin) diyeyim, ben dua edeyim, sonra sen (amin) de.”
Ben de olur, dedim, ellerimi açıp yalvardım:
– Ya Rab, bana karşı gelen kafirle öylesine bir vuruşayım ki, en sonunda onu yenip, ganimetini alayım, zaferi kazanayım!
Abdullah bu duama (amin) dedikten sonra sıra ona geldi. O da şöyle dua etti:
– Ya Rab, kafirlerin en kuvvetlisi bana düşsün, onanla kıran kırana vuruşayım, senin dinin uğranda başım, gözüm kırılıp, burnum, kulağım kesilecekse varsın kesilsin. Ben de senin huzuruna kulaksız, burunsuz varayım, bana sorasın:
– Abdullah burnun, kulağın ne oldu? diye. Ben de cevap vereyim:
– Ya Rab, senin dinini müdafaa ederken kesildi, onun için burunsuz, kulaksız geldim huzuruna!.. diyeyim.
Saad bin Ebi Vakkas der ki:
– Ben de bu duaya (amin) dedim. O gün akşama kadar canımız pahasına çarpıştık. Ortalık sakinleştikten sonra yaralı ve şehidleri aramaya başladık. Bir de baktım ki, Abdullah şehidlerin arasında tanınmaz halde. Burnu, kulağı kesilmiş, parçaları da düşman tarafından bir ağacın dalına asılmış!..
Resûlüllah Aleyhisselam, Abdullah’la Hamza’yı (ra) yan yana bir kabre koyduktan sonra ellerini açıp dua etti:
– Allah’ım, bunları Cennet’inde misafir eyle!
Evet, görerek iman edenlerin feragat ve fedakârlıkları böyleydi. Habeşistan’a hicret ediyorlardı. Sonra dönünce dinî hayatlarını istedikleri gibi yaşayamazlarsa bu defa da Medine’ye göç ediyorlardı. Gerekince savaşlara katılıyorlardı. Hatta, bu savaşlarda Allah için ölmeyi, Resûlullah için hayatlarını feda etmeyi ganimet biliyorlardı. Bunda o kadar hasbî idiler ki, Rablarının huzuruna, kulaksız, burunsuz çıkmayı bile gönülden arzu ediyorlar, Allah rızası uğruna bunların feda edilebileceğini fiilen gösteriyorlardı…
– Ya bizler? Bizler neleri feda edebiliyoruz? Bir hatırlama yapabilir miyiz?..
Meselâ, bir boyalı basın zevkimizden olsun feragat edebiliyor muyuz?
Müstehcen resimli gazeteyi kaç kişi terkedebiliyor?.. İşte görenle görmeyenin basit bir mukayesesi…

Beğen  
Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir